Hukuk ve Haklarınız

yargitaydan taraf deĞİŞİklİĞİ yapilabİleceĞİne İlİŞkİn karar

YARGITAYDAN TARAF DEĞİŞİKLİĞİ YAPILABİLECEĞİNE İLİŞKİN KARAR

YARGITAY,AÇILAN TAPU İPTALİ DAVASINDA KARŞI TARAFIN KABUL EDİLEBİLİR BİR YANILGI İLE ESKİK YA DA YANLIŞ GÖSTERİLMESİ HALİNDE TARAF DEĞİŞİKLİĞİNİN KABUL EDİLEBİLECEĞİNE,ADLİ TIP İNCELEMESİNİN ASIL EVRAK ÜZERİNDE YAPILMASI GEREKTİĞİNE,İYİNİYETİN KORUNMASI GEREKTİĞİNE VE BU KONUDA ARAŞTIRMA YAPILMASI GEREKTİĞİNE KARAR VERDİ.

Yargıtay 1. Hukuk Dairesi 2012/16169 esas ve  2014/2198 Karar sayılı dosya ile yaptığı incelemede “tapu iptali ve tescil istekli davaların kayıt malikine husumet tevcih edilmek suretiyle açılması gerektiğinde kuşku yoktur.
Bilindiği üzere, 1.10.2011 tarihinde yürürlüğe giren 6100 Sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanununun 124. maddesinin 4. fıkrası, "dava dilekçesinde tarafın yanlış veya eksik gösterilmesi kabul edilebilir bir yanılgıya dayanıyorsa, hakim karşı tarafın rızasını aramaksızın taraf değişikliği talebini kabul edebilir. Bu durumda hakim, davanın tarafı olmaktan çıkarılan ve aleyhine dava açılmasına sebebiyet vermeyen kişi lehine yargılama giderlerine hükmeder hükmüne yer verilmiştir.
Somut olayda, dava tarihinden kısa süre önce satış suretiyle mülkiyeti edinen F. T.'e dava açılırken husumet yöneltilmemiş, ancak dava açıldıktan sonra H.U.M.K. un 186. maddesi uyarınca davaya dahili yönünden işlem yapılmış ise de, anılan işlemin 6100 Sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanununun 124. maddesi kapsamında değerlendirildiği kabul edilmelidir. Ancak, gerek F. T.'e, gerekse davalı M.'ya usulünce tebligat yapılmamıştır ve F. T.'in adına karar başlığında da yer verilmemiştir.
Yargılamanın sağlıklı biçimde sürdürülebilmesi, iddia ve savunmayla ilgili delillerin eksiksiz toplanıp tartışılabilmesi, davanın süratle sonuçlandırılabilmesi öncelikle tarafların yargılama gününden haberdar edilmesiyle mümkündür. Kişinin, hangi yargı merciinde duruşmasının bulunduğunu, hakkındaki iddia ve isnatların nelerden ibaret olduğunu bilebilmesi, usulüne uygun olarak tebligat yapılmasıyla sağlanabilir.
6100 Sayılı H.M.K'nın 27. maddesi (H.U.M.K.un 73. maddesi), uluslararası sözleşmeler ve Anayasa'nın 36. maddesiyle en temel hak olarak kabul edilen hukuki dinlenilme hakkı karşısında, mahkeme tarafları dinlemeden, onların iddia ve savunmalarını bildirmeleri için usulüne uygun olarak davet etmeden hükmünü veremez. Esasen, taraf teşkilinin sağlanması Anayasa'nın 90 /son maddesi aracılığıyla Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 6. maddesi hükmü uyarınca adil yargılanma hakkının da bir gereğidir.
O halde, öncelikle dava dilekçesinin davalı M. ile kayıt maliki F. T.'e yöntemine uygun biçimde tebliğ edilmesi suretiyle taraf teşkilinin sağlanması gerekir.
Diğer taraftan, davacının sahtecilik iddiası bakımından Adli Tıp Kurumu Fizik İhtisas Dairesince rapor tanzim edilmiş, 7.1.2011 tarihli iki başlık halinde düzenlenen raporda, davaya konu taşınmazın satışına konu 8.6.1998 tarihli ve 15201 yevmiye numaralı vekaletname altındaki imzayla davacı A. G.'e atfen atılı imza ve anılan davacıya ait üzerinde dairenin mukayese kaşeli basılı belgelerdeki imzalar arasında uygunluk ve benzerlik saptanmadığından anılan imzanın davacı A.'un eli ürünü olmadığının belirtildiği, aynı raporda 2. olarak davacının eski tarihli fotokopi (22.5.1998 tarih, 25819 Sayılı "A... Faktoring Hizmetleri A.Ş." antetli sirküler fotokopisi ve "A... Faktoring Hizmetleri A. Ş."antetli 1996 yılına ait Olağan Genel Kurul Toplantısı Hazirun Cetveli fotokopisi) belgeler üzerinde yer alan imzalarıyla karşılaştırıldığında ise davacının eli ürünü olduğunun kabulü gerektiği sonucuna varıldığı kanaati bildirilmiştir.
Bilindiği gibi, bir belge ve belgenin altındaki imzanın incelemesi yapılırken Yargıtay'ın yerleşik uygulamasında asıllar üzerinde yapılan incelemeye itibar edileceği açıktır.
O halde, Adli Tıp Kurumu Raporunda belirtildiği üzere davacının davaya konu taşınmaz payının satışına konu vekaletnameyi bizzat imzalamadığı, başka bir ifadeyle vekaletnamenin sahte olduğu sabit olup, sahte vekaletnameye istinaden davaya konu taşınmaz payının davalı M.'e satışına itibar edilemeyeceğinde kuşku yoktur.
Ancak, çekişme konusu taşınmazı davalı M.'den sonra edinen diğer davalıların iyi niyetli olduklarının anlaşılması halinde bu edinimlerinin korunacağı da açıktır.
Bilindiği üzere; Hukukumuzda, diğer çağdaş hukuk sistemlerinde olduğu gibi kişilerin huzur ve güven içerisinde alış verişte bulunmaları satın aldıkları şeylerin ilerde kendilerinden alınabileceği endişelerini taşımamaları, dolayısıyla toplum düzenini sağlamak düşüncesiyle, alan kişinin iyi niyetinin korunması ilkesi kabul edilmiştir. Bu amaçla Türk Medeni Kanunu'nun (T.M.K. 2. maddesinin genel hükmü yanında menkul mallarda 988 ve 989, tapulu taşınmazların el değiştirmesinde ise 1023. maddesinin özel hükümleri getirilmiştir.
Öte yandan bir devleti oluşturan unsurlardan biri insan unsuru ise bunun kadar önemli olan ötekisi topraktır İşte bu sebeple Devlet, nüfus sicilleri gibi tapu sicillerinin de tutulmasını üstlenmiş, bunların aleniliğini (herkese açık olmasını) sağlamış, iyi ve doğru tutulmamasından doğan sorumluluğu kabul etmiş, değinilen tüm bu sebeplerin doğal sonucu olarak da tapuya itimat edip. taşınmaz mal edinen kişinin iyi niyetini korumak zorunluluğunu duymuştur. Belirtilen ilke T.M.K.nun 1023. maddesinde aynen "tapu kütüğündeki sicile iyi niyetle dayanarak mülkiyet veya başka bir ayni hak kazanan üçüncü kişinin bu kazanımı korunur" şeklinde yer almış, aynı ilke tamamlayıcı madde niteliğindeki 1024. maddenin 1. fıkrasına göre "Bir ayni hak yolsuz olarak tescil edilmiş ise bunu bilen veya bilmesi gereken üçüncü kişi bu tescile dayanamaz" biçiminde öngörülmüştür.
Ne var ki; tapulu taşınmazların intikallerinde, huzur ve güveni koruma, toplum düzenini sağlama uğruna, tapu kaydında ismi geçmeyen ama asıl malik olanın hakkı feda edildiğinden iktisapta bulunan kişinin, iyi niyetli olup olmadığının tam olarak tespiti büyük önem taşımaktadır. Gerçekten bir yanda tapu sicilinin doğruluğuna inanarak iktisapta bulunduğunu ileri süren kimse diğer yanda ise kendisi için maddi, hatta bazı hallerde manevi büyük değer taşıyan ayni hakkını yitirme tehlikesiyle karşı karşıya kalan önceki malik bulunmaktadır.
Bu sebeple yüzeysel ve şekilci bir araştırma ve yaklaşımın büyük mağduriyetlere yol açacağı, kişilerin Devlete ve adalete olan güven ve saygısını sarsacağı ve yasa koyucunun amacının ilk bakışta, şeklen iyi niyetli gözükeni değil, gerçekten iyiniyetli olan kişiyi korumak olduğu hususlarının daima göz önünde tutulması, bu yönde tüm delillerin toplanıp derinliğine irdelenmesi ve değerlendirilmesi gerekmektedir.
Nitekim bu görüşten hareketle "kötü niyet iddiasının defi değil itiraz olduğu, iddia ve müdafaanın genişletilmesi yasağına tabii olmaksızın her zaman ileri sürülebileceği ve mahkemece kendiliğinden (resen) nazara alınacağı ilkeleri 8.11.1991 tarihli I990/4 esas I99I/3 karar sayılı İçtihadı Birleştirme Kararında kabul edilmiş, bilimsel görüşlerde aynı doğrultuda gelişmiştir.
Somut olayda, davaya konu taşınmaz payını davalı M.'den edinen davalılar M., M. ve F.'nın sahtecilik hakkında bilgileri olup olmadığı, diğer davalılar vekil N. ve davalı M. ile el ve iş birliği içinde bulunup bulunmadıkları bakımından mahkemece, yeterli araştırma yapılmış değildir.
Hal böyle olunca; yukarda açıklanan ilke ve olgular doğrultusunda öncelikle davalılar M. ve F.'ya usulüne uygun dava dilekçesinin tebliğinin yapılarak taraf teşkilinin sağlanması, ondan sonra kayıt maliklerinin taşınmaz payını edinimlerinde iyi niyetli olup olmadıkları bakımından gerekli araştırma ve incelemenin yapılması, toplanan ve toplanacak delillere göre değerlendirme yapılarak davalılar M., M. ve son olarak F. T.'in sahteciliği bilen ve bilmesi gereken kişi konumunda bulunup bulunmadıklarının şüpheye yer vermeyecek şekilde ortaya konulması, hasıl olacak sonuca göre bir karar verilmesi gerekirken yanılgılı değerlendirmeyle yazılı olduğu üzere hüküm tesisi isabetsizdir.” demek sureti ile karar verdi.

Bizi sosyal medyadan izleyin!